Japonya, Doğu Asya’da bulunan bir ada ülkesidir ve Büyük Okyanus’un kuzeybatısında yer almaktadır. Japon Denizi’nden başlayarak, doğusunda Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya ile komşuluk yapmaktadır. Ülkenin kuzeyinde Ohotsk Denizi, güneyinde ise Doğu Çin Denizi ve Tayvan yer almaktadır. Başkenti Tokyo olan Japonya, 125 milyonluk bir nüfusa sahiptir ve dünya genelinde teknolojik yenilikleri, kültürel zenginlikleri ve tarihi mirası ile tanınmaktadır. Ülke, robotik, otomotiv ve elektronik endüstrisindeki dev markaları ile öne çıkarken; geleneksel çay seremonisi, judo, karate gibi sanatlar, kimono kıyafetleri ve sushi, ramen gibi lezzetleri ile de bilinir. Bunun yanında, Pokemon, Naruto ve Dragon Ball gibi popüler anime serileri, Fuji Dağı ve sakuraları ile adeta bir turizm cenneti haline gelmiştir.
Ancak Japonya, sadece bu yüzeysel özelliklerden ibaret değildir. İnsani ilişkileri, farklı kültürlere olan yaklaşımları ve komşu ülkelerle olan tarihsel geçmişi, bu ülkenin karmaşık yapısını anlamak için önemlidir. Özellikle son yıllarda, kendi topraklarında yaşamakta zorlanan birçok insan, “kendi cehennemlerinden” kaçarken Japonya’ya sığınma umuduyla gelmektedir. Peki, bu ada ülkesinin sığınmacılara yaklaşımı nasıl?
İrfan Aktan’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Karihomen Japonya’da Kürt Olmak” kitabı, Japonya’nın sadece güçlü bir ekonomi ve teknolojik başarılarla değil; aynı zamanda sığınmacılarına karşı tutumlarıyla da şekillendiğini ortaya koyuyor. Japonya’da yaşayan Kürtlere yönelik ırkçı paylaşımlar, sosyal medyada sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, çoğu zaman göz ardı edilse de, 2019 yılında Türkiye’nin Tokyo Yabancı Araştırmalar Üniversitesi’nde Kürtçe derslerinin sona ermesi için yaptığı baskılar ve Newroz etkinliklerinin hedef alınması, durumun ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Bu, Türkiye ve Japonya arasındaki diplomatik ilişkilerin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Aktan, Japonya’da yaşayan 2 milyon 760 bin yabancı arasında sadece yüzde 0,072’sini oluşturan Kürtlerin hikayelerine ve yaşadıkları zorluklara yer vermektedir. 1990’lı yıllardan itibaren çeşitli baskılar sonucu topraklarını terk etmek zorunda kalan ve çoğunluğu Mahkan aşiretine mensup yaklaşık 2000 Kürt, Japonya’da karşılaştıkları zorlukları ve yaşam koşullarını aktarmaktadır. Her ne kadar kitap, Japonya’daki Kürtlere karşı uygulanan politikaları odağa alsa da, ülkedeki yabancılara yönelik tarihsel yaklaşımı da derinlemesine incelemektedir.
Japonya, 35 yıldır sadece bir Kürde mültecilik statüsü vermiştir ve iltica başvuruları sistematik bir şekilde reddedilen Kürtlerin durumu, yaşanan ayrımcılık ve dışlanma hissini artırmaktadır. Sonuç olarak, Japonya’daki Kürtler, yalnızca bir ülkenin ekonomik başarılarından değil; aynı zamanda insani ilişkilerinin derinlerinden etkilenen bir durumla karşı karşıyadır.